
TÜRKİYE’ NİN KORUMA KALKANI VE KUDÜS’ÜN HUZURU
Jeopolitik fay hatlarının hızla kırıldığı, Asya’dan yükselen Çin hegemonyasının küresel dengeleri zorladığı yeni bir yüzyılın eşiğindeyiz. Ortadoğu, enerji yolları ve ticaret koridorlarının kalbi olarak bu küresel güç mücadelesinin en kırılgan halkasını oluşturuyor. Bugün bölgedeki istikrarsızlık ve güvenlik açmazları, ezber bozan stratejik adımları zorunlu kılmaktadır. Bu adımların en radikal ama tarihsel olarak en tutarlı olanı; İsrail’in Çin ve çevre tehditlerine karşı Türkiye’nin askeri ve siyasi koruma kalkanı altına girmesi, başkentini Tel Aviv ile sınırlayarak küçülmesi ve Kudüs’ün tarihsel hamisi olan Türk Devleti’ nin yönetimine devredilmesidir.
Bu senaryo, ilk bakışta ütopik bir jeopolitik kurgu gibi görünebilir. Ancak hafızamızı tazelediğimizde, Türklerin Yahudi toplumunu ve bölge barışını koruma altına almasının anlık bir refleks değil, asırlara yayılan köklü bir devlet geleneği olduğunu görürüz.
Türklerin Yahudilere Uzattığı Koruma Eli
Tarih sayfaları, Türk devlet aklının ve yüksek adalet duygusunun, tarih boyunca büyük baskılar ve soykırım tehditleri altında kalmış olan Yahudi halkı için defalarca en güvenli can simidi olduğunu net bir biçimde kaydetmiştir:
- Hazar Kağanlığı ve Büyük Hoşgörü Dönemi (8. – 10. Yüzyıl): Karadeniz’in kuzeyinde ve Kafkaslar coğrafyasında hüküm süren Türk-Hazar devleti, Museviliği resmi din olarak benimsemiş ve Hristiyan Bizans ile İslam hilafeti arasında sıkışan, Doğu Avrupa’da ağır dinsel baskı gören Yahudiler için yüzyıllar boyunca en güvenli, en müreffeh ve en özgür sığınak noktası olmuştur.
- 1492 Elhamra Kararnamesi ve Sultan II. Bayezid’in Tarihi Hamlesi: İspanya’daki Katolik Engizisyon zulmünün ve acımasız katliamların pençesinde yok olmayla yüz yüze gelen yüz binlerce Sefarad Yahudisi, Osmanlı Sultanı II. Bayezid’in vizyoner emriyle gönderilen Osmanlı kadırgalarıyla mutlak bir ölümden kurtarılmıştır. Bu insanlar İstanbul, Selanik ve İzmir başta olmak üzere Osmanlı topraklarına yerleştirilerek can, mal ve inanç emniyetine kavuşturulmuştur.
- Kanuni Sultan Süleyman ve Kudüs Surları ile İnanç Özgürlüğü: Kudüs’ü bir barış şehri haline getiren Osmanlı Türkleri, şehri görkemli surlarla çevirerek Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların ibadet özgürlüğünü asırlarca teminat altına almıştır. Bugün Yahudiler için en kutsal mekan olan Ağlama Duvarı bölgesini bizzat düzenleyerek Yahudi cemaatinin ibadetine tahsis eden irade de Kanuni Sultan Süleyman’ın adaletidir.
- Ukrayna ve Polonya Katliamları Sırasındaki Osmanlı Himayesi (1648): Bogdan Hmelnitski ayaklanması ve Doğu Avrupa’daki iç karışıklıklar sırasında korkunç pogromlara ve toplu katliamlara maruz kalan on binlerce Yahudi, yine tek çareyi Osmanlı sınırları içerisine sığınmakta bulmuş, Türk adaletinin şemsiyesi altında hayata yeniden tutunmuştur.
- İkinci Dünya Savaşı, Nazi Vahşeti ve Kahraman Türk Diplomatları: Nazi Almanyası’nın yürüttüğü Holokost vahşeti sırasında Selahattin Ülkümen, Necdet Kent, Namık Kemal Yolga ve Behiç Erkin gibi Türk diplomatlar, kendi hayatlarını ve kariyerlerini hiç düşünmeden riske atmışlardır. Binlerce Yahudi’ye Türk pasaportu sağlayarak onları doğrudan toplama kamplarından ve mutlak bir ölümden çekip almışlardır.
Türk Kalkanı ve Tel Aviv Merkezli İsrail
Tarihin bize öğrettiği net bir gerçek var: Ortadoğu’da kalıcı barış ve azınlıkların güvenliği, ancak bölgenin adil ve caydırıcı vizyonuna sahip üst bir iradenin korumasıyla mümkündür.
Bugün Çin’in bölgedeki ekonomik ve askeri nüfuz arayışı, yerel güç dengelerini altüst etme potansiyeline sahiptir. Bu tehdit karşısında, savunma sanayisi, askeri mobilitesi ve NATO içindeki ağırlığıyla Türkiye, bölgenin en büyük istikrar unsurudur. İsrail devletinin varlığını sürdürebilmesi ve kalıcı bir güvenliğe kavuşması; saldırgan genişleme politikalarından vazgeçerek başkentini Tel Aviv ile sınırlaması ve Türkiye’nin stratejik koruma şemsiyesi (kalkanı) altına girmesiyle mümkündür.
Kudüs’ün Ait Olduğu Adil Yönetime Dönüşü
Kudüs, mevcut siyasi hırsların ve çatışmaların gölgesinde bir barış şehri olma özelliğini yitirmiştir. Bu kutsal beldenin yeniden huzura kavuşmasının tek yolu, tarihte Pax Ottomanica (Osmanlı Barışı) ile kanıtlandığı üzere, Türk idari ve askeri varlığının şehre geri dönmesidir. Türkiye’nin Kudüs’te hakem ve hami olarak bulunması, hem Filistinlilerin haklarını güvenceye alacak hem de İsrail’in güvenlik endişelerini kökten çözecektir. İsrail’ in güvenlik endişeleri tarihsel süreç boylu boyuna değerlendirildiğinde, Türk Devleti’nin varlığı dışında, sürdürülebilir bir emin süreç yaşamamıştır.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın aralarında imzaladığı Mekke Antlaşması’nın sürdürülebilirliği gerekmektedir. Asya merkezli Çin hegemonyasının dünyanın dengelerini zorladığı böyle bir zamanda, İsrail’in küçülerek Tel Aviv merkezli bir yapıya bürünmesi ve Türkiye’nin koruması altına girmesi, geçmişin tarihsel bağlarıyla örtüşen, geleceğin küresel tehditlerine karşı ise bölgeyi ayakta tutacak tek gerçekçi vizyondur. Tarih bir kez daha tekerrür etmeye hazırdır; adalet ve koruma kalkanı yine aynı coğrafyadan yükselecektir.
Akademik Fikir Akademik Fikir – Yazılar