Üniversitenin Unutulan Misyonu

Üniversitenin Unutulan Misyonu

Durmuş Günay
Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi

I.GİRİŞ
Üniversitenin unutulan misyonu “kültür”dür. Bu öne sürme, üniversite
tarihimizde iki olay ile açıklanmaya çalışılacaktır. Birincisi, üniversitenin
misyonu ifade edilirken, misyonu içinde kültür misyonunun
bulunmamatakdır. İkincisi ise “33-Üniversite Reformu”dur.
Bakışımızı yükseköğretim alanı ile sınırlayacağız. Günümüzde, üniversitenin üç
misyonu olduğu dile getirilmektedir: araştırma, eğitim-öğretim, topluma katkı
misyonu. Aşağı yukarı çeyrek yüzyıl önce, “topluma katkı” yerine “kamu hizmeti”
misyonu deniliyordu. Günümüzden yarım yüzyıl kadar önce ise, “kamu hizmeti”
yerine “topluma danışmanlık” misyonu denilmekteydi. Eğitim-öğretim misyonu
ile araştırma misyonu aynı kalmakla birlikte üçüncü misyon yukarda ifade
edildiği gibi değişmektedir. Üniversitenin misyonu Batı’daki değişimine paralel
olarak Türkiye’de de değişmektedir. Çünkü, üniversitenin misyonu ülkemizde,
“acaba”sız olarak Batı’dan olduğu gibi nakledilmektedir. Esasında üniversite
Batı’da ne ise bizde de öyle olması ideal edinilmiştir. “Amerika’yı yeniden
keşfetmeye gerek yoktur” anlayışı hakimdir.
Eğitimde modernleşme dönemi olarak bilinen 1773’ten beri, özellikle
Tanzimat’tan ve 1933-reformundan beri Türkiye’nin bir üniversite sorunu
vardır. Bu sorun kronik (müzmin) hale gelmiştir. Üniversite tarihimizden
biliyoruz ki ortaya konulan “çözümler”den bir süre sonra vazgeçilerek yeni bir
düzenleme yapılagelmiştir. Dolayıyla, her düzenleme sonrakinin yanlışı olmaktadır.
II. SORUN NEDİR?
Sorun nedir? Birincisi, üniversite denilen varolanın Batı’da dile getirilen misyonu
Batı için dahi doğru mudur? Çünkü Batılı filozofların üniversiteleri üzerine
eleştirileri söz konusudur. İkincisi, bir kültürün üniversitesi tamamen veya
kısmen başka bir kültüre aynen nakledilmesi mümkün müdür? Kurumlar içinde
2
bulunduğu ülkenin tarihi ve toplumsal şartlarına, kısacası kültürüne dayanır.
O toplumun bir parçasıdır. Her ülkenin kendine özgü kültürü ve o kültürün
gerçekleştirdiği bir medeniyeti vardır.
Ne yazık ki, bizim üniversitemizin misyonu içinde “kültür” yoktur. Çünkü Batı
üniversitesi kültür misyonunu unutmuştur (Gasset,1997). Türk üniversite
anlayışı “33-Üniversite Reform”undan beri Batı’dan sorgulanmaksızın transfer
edilmekte olduğu için bizim üniversitemiz de kültür misyonunu unutmuştur.
Oysa, “her memleketin birinci kültür müessesesi üniversitedir” (Karakoç, 2017).
Kültürün anlamını ve önemini burada vurgulamak gerekmektedir.


III. KÜLTÜR NEDİR?
Kültür, insanın içinde bulunduğu çevrede karşılaştığı verileri ve bilgileri
anlamak ve yorumlamak için kullandığı, hafızada saklı ve zihinde gömülü
bulunan kalıcı temel bilgilerdir. Açık bilgi (expilicit knowledge), örtük bilgi (tacit
knowledge), gelenekler, görenekler ve değerlerin tümü kültürü oluşturur.
Heidegger: “Yürürlükte olan bir görüşe uygun olarak, insanın tinsel ve yaratıcı
etkinliğinin gerçekleştirildiği alanı “kültür” adıyla adlandıralım. Kültürleşmesi
(cultivation) ve örgütlenmesi ile birlikte, bilimi kültürün bir parçası sayarız” der
(Heidegger, 1998a). Kültür, insanın yargılarına, yargılar da eylemlerine kılavuzluk
eder. Kültür, bilgi alanındadır. Bilgi, “dilde varolan” alanına aittir. O halde,
kültür de dilde varolan alanındadır. Kültür, insanın hayatı boyunca çevresinden
öğrendikleri arasından saklanmaya değer bulduğu, “düşünülmüş ve söylenmiş
en iyi bilgilerdir” (Tate, 2018). Bunlar, edinilen bilgiler arasından seçilerek kalıcı
olmak üzere kaydedilen ve hafızada depo edilen kılavuz bilgilerdir. Kültür, diğer
bilgilerin kendisine dayanılarak türetildiği temel bilgilerdir. Bildiklerimizi
unuttuktan sonra zihinde kalan bilgiler de kültürün bir parçasıdır. Hayat bir
yolculuktur. Kültür, yol haritasıdır.
Hayat, kültürün tanımladığı yolda yürümektir.
İnsan, bilim olmaksızın yaşayabilir fakat kültürsüz yaşayamaz. Buradan bilim
önemsizdir gibi bir sonuç çıkarılamaz. Bir binanın mimari projesi kültür ise,
binanın kendisi hayattır. Projesiz bir bina inşa edilemez. Kültürsüz bir hayattan
da söz edilemez. Mimari estetik, bir yapı için ne ise kültürün düzeyi de hayat
için odur. “Düşük kültür” ve “yüksek kültür” ifadeleri buna işaret eder.
Modern dünyada tek bir konuda eğitilmiş, ancak kültürsüz kimsenin durumuyla
ilgili olarak O.y Gasset şöyle söyler: “Medeniyet, sadece bir konuda bilgilenip de
başka her şeyden esas itibariyle habersiz kimsenin hayret verici kaba, aptalca
3
ve saldırgan manzarasını görebilmek için 20. yüzyılın başlangıcını beklemek
zorunda kaldı”(Gasset,1997).
Gasset belli bir meslek için eğitilmiş fakat kültürsüz insan için şu örneği verir:
“Mühendis, mühendisliğe vakıftır; fakat bu, bütünün sadece bir parçasıdır,
bütün insan “mühendis” denen bu parçada bulunamaz” (Gasset,1997).
Batı üniversitesi ve onun yankısı olan Türk üniversiteleri kültürü göz ardı
etmiştir. Yalnız bir meslek alanında bilgili başka bütün alanlarda bilgisiz olan
bir insan nasıl bir hayat yaşayacaktır? Hayat sadece bir meslekten ibaret
değildir. İnsan toplumsal ve kültürel bir varlıktır. İnsanın kaçınılmaz olarak,
yöneticilik, insan ilişkileri, aile hayatı vb. ilişkileri söz konusudur. Hayatın
estetik ve etik yönleri vardır. İnsan bir meslekten ibaret değildir.
Tabiat (nature), doğal varlık dünyası; kültür (culture), insan elinden çıkma yapay
varlık dünyasıdır. Tabiat, imkan alanıdır. İnsana hiçbir şey hazır verilmemiştir.
Kültür, imkanı mümkün yapan bilgidir. Kültür, Latince “cultura” sözcüğünden
gelmektedir. Bu sözcük yeni Türkçede “ekin” sözcüğü ile karşılanmıştır. Ziya
Gökalp kültür için “hars” sözcüğünü kullanır. Hars sözcüğü, ekin değil, ekin
yetiştirilen tarla anlamındadır. Yukardaki açıklamadan da görüldüğü üzere,
kültür kendisinden bilgi üretilen bilgidir. Dolayısıyla kültür karşılığı olarak
“hars” terimi daha isabetli görünmektedir. Ancak, “ekin” terimi yerine hars terimi
kullanılmalıdır yaklaşımı da bugünkü dil karmaşası içinde makul
görünmemektedir. Çünkü, “kültür” terimi Türkçeye yerleşmiş bulunmaktadır.
IV. ÜNİVERSİTENİN MİSYONU
Üniversitenin Misyonu şöyle sıralanabilir:
1. Kültür kazandırmak: Bilgiyi besleyen bilgi kazandırmak, ve toplumun
doğruluk, iyilik ve güzellik idealarını nesillerin ruhunda kökleştirmek.
2. Araştırma yapmak: Bilim, sanat, teknoloji ve felsefe alanlarında araştırmalar
yapmak
3. Eğitim-öğretim yapmak: Toplumun ihtiyaç duyduğu üst düzey insan
yetiştirmek. Bu, profesyonel meslek eğitimi anlamına gelir: Doktor, avukat,
mühendis gibi.
4. Bilim adamı yetiştirmek: Araştırmacılar ve eğitim veren bilim adamları
yetiştirmek. Bu, lisansüstü (master ve doktora) ve doktora-sonrası öğretim
anlamına gelir. Üniversite, toplumun ihtiyacı olan üst düzey insan gücünü
yetiştirmenin yanı sıra kendi ihtiyacı olan araştırma ve öğretim kadrosunu da
kendisi yetiştiren yegâne kurumdur.
4
Yukarda belirtilen misyonların hepsi doğrudan veya dolaylı olarak topluma
katkıdır. Dolayısıyla, ayrıca toplumsal katkı şeklinde bir misyon daha saymak
gerekli görünmemektedir. Üniversitenin en önemli misyonu, mensuplarına
çağın hayati fikirleri olan kültürü kazandırmaktır. Üniversite her şeyden önce
kültürdür.
Türk üniversitesi, “1933 Reformu”yla bütün terminolojisi ve yapısı ile birlikte
olduğu gibi Batı’dan transfer edilmiştir. 1933’te “İstanbul Darülfünunu” ilga
edildi, İstanbul Üniversitesi kuruldu. Hirsch anılarında şöyle yazar: “Günün Milli
Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip, kamuoyuna yaptığı resmi açıklamada, yeni
kurulan üniversitenin lağvedilen Darülfünun ile hiçbir ilişkisi olmadığını,
kendi geleneğini kendisi ile başlatan tamamıyla yeni bir kurum olduğunu
vurguladı” (Hirsch, Anılarım, 2017, ss. 210).
Kısaca “33-Üniversite Reformu” olarak anılan dönüşümden sonraki kurumun,
Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından ifade edildiği üzere, “lağvedilen
Darülfünun ile hiçbir ilişkisi yoktur”, “kendi geleneğini kendisi ile başlatan
tamamıyla yeni bir kurum” dur. Üniversite, yapısı ile birlikte, rektör, fakülte,
dekan vb. terimler de Batı’dan olduğu gibi aktarılmıştır.
Soru şudur: 1933’de yapılan reform mudur?
Yapılan nedir, reform mudur? Bir şeye reform denilmesi için mevcut olan “form”a
yeni bir form verilmesi (re-form edilmesi) gerekmez mi? Darülfünun
lağvedildiğine göre ortada bir form kalmamıştır ki yenisi reform olsun? Dile
getirildiği üzere üniversitenin “lağvedilen darülfünun ile hiçbir ilişkisi yoktur”.
R. Galip’in ifade ettiğine göre, “tarih kendisi ile başlayacaktır”. Yani tarihsizdir.
Tüm terminoloji de değiştiği için toplum ile de bağı kopmuştur. Peki yapılan
nedir, nasıl nitelenebilir?
Reform değilse, rönesans (yenidendoğuş) denilebilir mi?
Rönesans bir medeniyetin (ve unsurlarının) bir başka medeniyetten etkilenmekle
birlikte o medeniyetin eritici etkisi olmaksızın kendi içinden bir coşku ile kendini
tazelemesidir. Elbette o da değil. Çünkü “reform” kendi içinden değil,
Cenevre’den çağrılan pedagoji profesörü Albert Malche’nin klavuzluğunda
yapılmıştır. Darülfünunda bulunan öğretim mensuplarından 156’sı da tasfiye
edilmiş, üniversiteye alınmamıştır. Yerlerine, Alman ve çoğunluğu Hitler
rejiminden kaçan Yahudi asıllı Alman profesörler getirilmiştir.
5
“Reform” denilen bu olay bir devrim midir?
Devrim, kendi içinden bir grubun bir yapıyı alaşağı etmesidir. O da değildir,
çünkü bu reformu yapan kendi içinden bir akademik topluluk değil, dışardan
çağrılan bir uzman ve profesörler tarafından gerçekleştirilmiştir.
O halde bir adaptasyon olayı mıdır veya dönüştürücü müdür?
Veya batı yükseköğretimi tarafından Türk yükseköğretiminin gönüllü
asimilasyonu mudur? “Reform”a adı verilen düzenlemenin neliğine dair sorular
burada bırakarak bu konudan ayrılıyoruz.
NE OLMALIYDI?
Bize göre olması gereken üniversitenin “Diriliş”i idi. Diriliş, diri bir ruh ile
“idealist” bir nesil, yerli bilginler, düşünürler ve filozoflar ister. Adanmış bir nesil.
Thomas Kuhn’un Bilim Topluluğu (Scientific Community) dediği topluluğa
benzer, ve ek olarak topluma dair idealleri olan bir nesil.
Medrese, fonksiyonunu yitirmişti. Bir sistem çöküşe doğru yönelmiş ve bu
yönelişini kendisi isabetli görüyorsa, o sistem, kendini toparlamak adına
çöküşünü hızlandıran negatif tercihler yapmaya başlıyor. Bu, çöküşün kaderi
olmalı. O yüzden, olağanüstü bir güçle toparlanış ve diriliş çapında bir çaba ile
varoluşa yönelmek gerekirdi. Bu yapıl(a)madı. Çünkü amaç, Batı(lı) olmaktı.
Tanzimat döneminde, medresenin yanı sıra kurulan Darülfünun Batı’ya
öykünmenin sonucuydu. Fenler Evi anlamındaki “Darülfünun” adı da bu
öykünmeye işaret eder. Batı, Sanayi Devrimi (1765) sonrasında, yani 18.yüzyılın
ikinci yarısında ve 19. yüzyılın ilk yarısında teknolojide (fende) önemli sıçramalar
yapmıştı. Batı’daki bu gelişmeler, Osmanlı aydınlarını ve devlet ricalini derinden
etkilemiş, bunalıma yol açmıştı. Tanzimat döneminde kurulan Darülfünun,
anlamı olarak; Cumhuriyet döneminde kurulan üniversite, anlamıyla,
söylemiyle, eylemiyle ve terminolojisi ile Batılı idi. 1863’ten 1933’e kadar, 70 yıl
içinde beş defa darülfünun açılmış ve kapanmıştır. 1933’ten 1980’e kadar 47 yıl
içinde üniversitede beş defa düzenleme yapılmıştır. Toplum ve kurumlar yaşayan
canlı varlık gibidir. Belki medrese içinden canlı bir filiz büyütülerek
geliştirilebilirdi. Bu yapılamadı. Bir toplumun kurumları, fiziksel bir nesne (yapı)
gibi yık-yap şeklinde inşa edilemez. İnşa, cansız nesnelere özgüdür. Çınar
ağacı inşa edilemez, yetiştirilir.
Bu ifadelere, üniversite özerkliği, akademik özgürlük söylemlerine rağmen
kimilerinin itiraz edeceğini hatta tepki göstereceğini tahmin etmek elbette zor
6
değil. Onlara göre bin yıldır bu topraklarda, İslam Medeniyeti diye bir şey yoktur,
dolayısıyla bir İslam kültürü de yoktur, olsa bile çok ilkeldir, burası boş bir
coğrafyadan ibaretti sanki. Böyle şartlandırıldık ne yazık ki.
“33-Üniversite Reformu”nun üzerinden yaklaşık doksan yıl geçti. Dünya çapında
orijinal bilimsel eserler ortaya konulabildi mi? Dünyaca tanınan bilime esaslı
katkı yapan bilginler yetiştirilebildi mi? İnsanlığın önüne büyük eserler, yeni
teknolojiler, sanat eserleri, filozoflar, bilim adamları konulabildi mi? Bir ekol
kurulabildi mi? Köklü bir üniversite geleneği kurulabildi mi? Türk
üniversitesinin üzerine oturduğu felsefi bir zemin var mı? Üniversitenin bir bilgi
ve bilim felsefesi var mı? Bu konularda kaygı taşıyan bilim adamları, düşünürler,
filozoflar nerededirler? Neden daha çok sorunlar konuşulur, çözümler üzerinde
kafa yorulmaz?
Bir üniversite kültürü var mı? 33-Üniversite Reformu başarılı idiyse, daha sonra
1946, 1960, 1973 ve 1980 düzenlemelerine neden ihtiyaç duyuldu?
Halen iflah olmaz bir yükseköğretim sorunumuz yok mu? Sürekli yükseköğretim
tartışılmaktadır. Köklü çözümler geliştirilemedi. Üniversite toplumun yaşadığı
büyük “sorun”un içinde daha çetin bir sorun. Bunların konuşabileceği, özgür ve
verimli bir entelektüel ortam oluşamadı. Sorunun çözümü içeride değil dışarıda
arandı. Bakış açısına göre farklı terimlerle, Batı üniversitesi nakledildi, transfer
edildi veya taklit edildi denilebilir.
Kurumlar neden nakledilemez? Bir varolanın varoluşunu borçlu olduğu,
Aristoteles’e göre, dört neden vardır. Formal neden (causa formalis), fail neden
(causa efficens), maddi neden (causa materialis) ve amaç nedeni (causa finalis).
Üniversite de bir varolandır. Üniversitenin formal nedeni kültürüdür.
Üniversitesinin yapısı, öğretim kadrosunun kültürü, müfredat ve üniversitedeki
yaşanan ilişkiler, değerler, örtük ve açık bilgi üniversite kültürüne aittir. Fail
neden öğretim kadrosudur. Amaç, toplumun ihtiyaç duyduğu insan gücü
yetiştirmek, bilim ve teknoloji üretmektir. Maddi neden, yetiştirilen insan
gücünün unsurları (öğrenciler) ve üretilen bilim ve teknolojinin malzemeleridir.
Şimdi “33-Üniversite Reformu”nu göz önüne alalım. Üniversite Batı’dan
alındığına göre, formunun (kültürünün) önemli bir kısmı, Türk öğretim
kadrosunun yani fail nedenin yabancı olduğu bir kültür. Almanya’dan getirilen
öğretim üyeleri ise, öğrencinin ve toplumun kültürüne yabancı. Fail, form ve
7
madde (yani öğrenci) birbirine yabancı. Birbirine yabancı nedenler nasıl bir
araya gelip bir varolan ortaya çıkabilir?
Şöyle bir varsayım ile konuya biraz daha açıklık getirebiliriz. Varsayalım ki,
ABD’de başarılı olan bir üniversitenin benzeri Türkiye’de kurulsun. Kurulan
üniversite, öğretim kadrosu, öğrencileri, kütüphanesi, fiziki alt yapısı (binaları
ve kampüsü) ile örnek alınan üniversitenin ikizi bir üniversite olsun. Acaba aynı
sonuç alınabilir mi? Bize göre, aynı sonucun alınması mümkün değildir. Burada
görünmeyen bir örtük bilgi vardır. Örtük bilgi transfer edilemez. Çünkü içinde
bulunduğu kültüre aittir.
Üniversitelerimiz diyapazon gibi, Batı üniversiteleri ile rezonansa geliyor. Orada
bir titreşim olursa burada da çınlama sesi geliyor. Ne zaman kendi
tefekkürümüzden fışkıran bir yükseköğretim sistemi kurabileceğiz?
Gerçek bir üniversite, saksıdaki çiçek gibi değil, ulu bir çınar gibi, kökünü
ülkesinin kültür toprağının derinliklerine salan ve oradan beslenen bir
kurumdur. Toplum üniversiteden ve üniversite toplumdan beslenir.
Üniversitede üretilen bilgi toplumda kültüre dönüşür. Ülkenin fikir hayatını
üniversite besler (Karakoç, 2017).
Tefekkür, fikir, düşünür sözcükleri, filozofumuz sözcüğü ne kadar kullanılıyor
dilimizde? Kendi yanlışlarımız, başkasından transfer ettiğimiz doğru
bildiklerimizden sonuçta bizi, daha iyi bir yere götürecektir. Neden götürecektir?
Çünkü yaptığımız hatayı fark edince düzeltme imkânı vardır. Taklit, bir
önyargıdır. Önyargı rasyonel alanının dışında olduğundan düzeltilmesi zordur.
İdeolojik bağnazlıkla, önyargılarla yaptığımız hatalar ile bir yere varılamadığı
ortada. Hakikat kendisine yapılan yanlışı affetmez, bir gün öcünü alır. Tarih
affetmez, zaman affetmez, kültür affetmez.
Modern olanın en temel karakteristiği “yaratıcılık” tır. “Yaratıcılık”, yoktan var
etme anlamında değil, vardan var etme anlamındadır. Eski Türkçe’de “ibda”
denilen olay. Bu modernizmin olumlu bir yanıdır.
Modernizmin olumsuz yanı, geçmişe negatif, geleceğe pozitif bakan bir önyargı
taşıması ve geçmişteki özgün fikirleri kendine mâl etme küstahlığıdır.
Başka bir kültürün üniversitesini transfer etmek, modernin karakteristiği
olan yaratıcılık niteliğini daha baştan berhava (yok) eder. Çünkü taklitte,
alınanın mahiyetine nüfuz etmek için gereken zihinsel çabayı
göstermekten kaçınma vardır. Zaten bundan dolayı taklittir. Kurumlar
8
içinde bulunduğu toplumun bir parçasıdır. O toplumun kültürünün ürünüdür.
Kültür, açık ve örtük bilgi olarak, değerler olarak toplumun kolektif zihninde,
bireyin zihninde gömülüdür. Nakledilemez. Örneğin örtük bilgi (tacit knowledge)
doğası gereği nakledilemeyen bilgidir. O yüzden bütün düşünürlerin üzerinde
ittifak ettikleri anlayış her toplumun kültürünün kendine özgü olduğudur.
Modernleşme döneminden ve daha çok Tanzimat’tan beri eğitim tarihi sürecinde,
yükseköğretimde yaşanan başarısızlıklardan, her seferinde, daha fazla Batılılaşmak
gerektiği sonucuna varılmıştır. Kültürün ve toplumun kendi içinde bir
özerkliği olduğu, kendi doğasıyla barışık olmayan bir form verilemeyeceği
görülememiştir. 19.yüzyıldan 20.yüzyılın ortalarına kadar, yani Osmanlı’nın son
yüzyılı ile Cumhuriyet’in ilk 50 yılında Fransız tipi pozitivizmin devletin felsefesi
haline gelmiş olması, insan, toplum, tarih kavrayışını sığlaştırmıştır (Özlem, 2013).
Bu sığlaşma, devlette ve aydınlarda zihinsel körlüğe yol açmış olmalıdır. Doğa
bilimlerine önem ve öncelik veren, değerleri görmezden gelen, kültür bilimlerine
önem vermeyen pozitivist devlet adamları ve kimi aydınlar, kültürün ve
kurumların başka bir kültürden nakledilemeyeceği gerçeğini gör(e)memişlerdir
ve böylece başarısızlıklar devam etmiştir.
V. “KÜLTÜR FAKÜLTESİ”
Edgar Morin, “insan hem fiziksel, hem biyolojik hem psişik, hem kültürel, hem
toplumsal, hem de tarihsel bir varlıktır” der (Morin, 2013). İnsanın sayılan bu
özelliklerine dair bilgi kültürdür. Bütün bilgi alanı dilde varolan alanıdır. Kültür
dilde varolan alanının içinde yer alan, kendisinden başka bilgilerin üretildiği
veya türetildiği bilgidir. Kültür, bilimde, çok sayıda tekil olayın açıklanmasını
sağlayan yasaların formülleri gibidir. Bu formüller de kültürdür.
Üniversite yukarıda insanı tanımlayan özelliklere karşı gelen bilgileri veren
müfredata sahip bir “Kültür Fakültesi” (veya Felsefe Fakültesi) olmalıdır
(Gasset,1997). Bu fakültenin müfredatında şu dersler olmalıdır: Fizik, biyoloji,
tarih, sosyoloji, felsefe, teoloji, ve dil. Dil, modern dilleri ve arkaik dilleri
kapsar. Bütün programların öğrencileri, bu fakültenin derslerini zorunlu olarak
alacaklardır. Öğrenci bulunduğu bölüme göre bir yabancı ve bir arkaik dil
öğrenmelidir. Bu fakültede verilecek dersler, örneğin fizik ve biyoloji
bölümlerindeki fizik ve biyoloji dersleri gibi değildir. Fiziğin ve biyolojinin
yorumunu, felsefesini içeren dersler olmalıdır. Kültür fakültesinin derslerini alan
öğrenci, fizik evrenin ve canlı evrenin, tarih, toplum ve evrenin genel yorumu
hakkında çağının hayati fikirlerine sahip olacaktır.
VI. SONUÇ
Kültürsüz bir üniversite mezunu, topluma yabancıdır. Kültür zafiyeti,
kişinin mesleğini dahi tam olarak başarmasını engeller. Sadece bir meslekte
bilgili, sayısız alanda bilgisiz insanın zihin dünyası ve ufku daralabilir, yücelik
9
duygusu, sanat ve estetik inceliği kaybolabilir. Duygu dünyasındaki heyecan
düşünmeyi kışkırtır. Üniversite, öğrencilerine, insanı tanımlayan nitelikleri de
kazandıran bir kültür vermelidir.
Kültürler birbirinden etkilenir. Kültürün bir parçası olan kurumlarda etkilenir,
ancak olduğu gibi bir başka kültüre nakledilemez. Üniversite, bir kültürde ne
kadar başarılı olursa olsun, başka bir kültüre transfer edilemez.
Öğrenci hoca arasında, usta çırak arasındaki örtük bilgi, kurumları yaşatan
geleneklerin örtük bilgisi ve değerler nakledilemez. Bir kültürde/toplumda
başarılı olan bir üniversitenin başka bir kültüre nakledilmesi halinde başarılı
olması beklenemez. Üniversite içinde bulunduğu kültürün, düşünürlerinin,
filozoflarının, bilim ve sanat adamlarının kılavuzluğunda ve ancak bilge
yöneticilerin elinde başarılı olabilir.
KAYNAKLAR
Çotuksöken, B. (2003). Felsefi Söylem Nedir?. İstanbul: İnkilap Kitabevi.
Gasset, O.y.(1997). Üniversitenin Misyonu (B. Üçpınar, Çev.). İstanbul: Birleşik Yayıncılık
Günay, D. (2019a). Üniversite Felsefesi, İstanbul: Büyüyen Ay Yayınları.
Günay, D. (2019b). Türkiye’nin Üniversite Sorunu, İstanbul: Büyüyen Ay Yayınları
Heidegger, M. (1998a) Bilim Üzerine İki Ders, (H. Hünler, Çev.). İstanbul: Paradigma Yayınları.
Heidegger, M. (1998b) Tekniğe İlişkin Soruşturma (D. Özlem, Çev.). İstanbul: Paradigma Yayınları.
Hirsch. Ernst E. (2017). Anılarım (F.Suphi, Çev.). Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.
Jasper, K. (1959). Idea of University, USA: The Beacon Press.
Koyre, A. (2004). Bilim Tarihi Yazıları (K. Dinçer, Çev.). Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.
Morin, E. (2013). Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi. (H.Dilli, Çev.). 4. Baskı, İstanbul: İstanbul Bilgi
Üniversitesi.
Karakoç, S. (2019). Düşünceler I Kavramlar, 8. Baskı, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S. (2004). Düşünceler II Kurumlar, 2.Baskı, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S.(2017). Sütun, Günlük Yazılar II, 9. Baskı, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Özlem. D. (2013). Söyleşiler, Yaşamı ve Felsefeyi Anlama Serüveni, İstanbul: Notus Kitap.
Tate, N. (2018). Ne İçin Eğitim (M. Erkan, Çev.). Konya: Çizgi Kitabevi.

Bu yazı, İnsicam Dergisinde yayımlanan yazıya (Üniversitenin Unutulan Misyonu İnsicam Dergisi,
Sayı21, Kasım 2022, ss.24-29) bazı eklemeler yapılmış halidir.

About Durmuş Günay

Check Also

HANZALA

Prof. Dr. Cihan Okuyucu HANZALA I Ben Filistinli  yetim Hanzala Sığınakda doğurmuş beni anam Göbeğimle …

Bir yanıt yazın