Deli Bal: Karadeniz’in Şifası mı, Zehri mi?

Yaklaşık 2.400 yıl önce Pers topraklarından ülkelerine dönmeye çalışan Yunan paralı askerler Trabzon civarında konakladıkları sırada çevrede buldukları bal peteklerinden yediler. Çok geçmeden askerlerin bir kısmında kusma ve belirgin halsizlik başladı; fazla miktarda bal tüketenler ayakta duramayacak hâle geldi. Ortada askerleri bu duruma sokacak başka bir neden yoktu. Şüpheli, bölgenin dağlarından topladıkları baldı.
Bu olayı günümüze taşıyan kişi Anabasis adlı eserinde yaşadıklarını anlatan Ksenofon’dur. Ksenofon, balı yiyenlerin adeta sarhoş olmuş gibi davrandıklarını, fazla tüketenlerin ise delirmiş gibi olduklarından bahseder. Bu olayda zehirlenme tablo tablonsu büyük ölçüde geçici olmuştur. Ertesi gün askerler toparlanmaya başlamış, birkaç gün içerisinde yeniden yollarına devam edebilmişlerdir. Bugünkü bilgilerimiz ışığında bu tarihsel anlatının grayanotoksin içeren bal tüketimiyle ortaya çıkan zehirlenme vakalarında gördüğümüz bulgularla oldukça uyumlu olduğunu söyleyebiliriz. Deli balın tarih sahnesindeki rolü Ksenofon ile sınırlı değildir. Strabon’un Geographica adlı eserinde de Karadeniz bölgesinde balın askerî amaçlarla kullanıldığına ilişkin dikkat çekici bir kesit vardır. Burada Pontus Kralı VI. Mithridates döneminde bölgede yaşayan Heptakometlerin, Roma askerlerinin güzergâhına toksik bal bakraçları bıraktıkları ve balı yiyerek hareketsiz hâle gelen askerlerin saldırıya uğrayarak etkisiz hale getirildikleri anlatılır. Böylece aynı coğrafyanın balı tarihin farklı dönemlerinde bir tür doğal silah olarak karşımıza çıkar.
Aradan iki bin yılı aşkın süre geçti. Fakat Doğu Karadeniz’in ormangülleri hâlâ çiçek açıyor, arılar bu çiçeklerden nektar topluyor ve yörede deli bal üretilmeye devam ediyor. Daha da enteresan olan şey; Ksenofon’un askerlerini etkileyen bu bal bugün aynı coğrafyanın acil servislerinde zehirlenme etkeni olarak hâlâ karşımıza çıkmaktadır. Deli balın mistik kılan şey; bir kavanozun içine tarih, coğrafya, gelenek, botanik, şifa ve zehiri sığdırmasıdır.
Bal neden delirir?
Deli balın sırrı arıda değil, çiçektedir. Karadeniz’in dağlık alanlarında yaygın olarak bulunan bazı Rhododendron, yani ormangülü türleri, grayanotoksin adı verilen doğal toksinleri içerir. Arılar bu bitkilerin çiçeklerinden nektar topladıklarında grayanotoksinler bala geçer. Ortaya görünüş itibarıyla diğer ballardan kolayca ayırt edilemeyen fakat insan vücudunda oldukça güçlü etkiler oluşturabilen ürün çıkar.
Grayanotoksinlerin önemli hedeflerinden biri hücre zarındaki voltaj bağımlı sodyum kanallarıdır. Sinir ve kas hücrelerinin elektriksel faaliyetinde kritik öneme sahip bu kanalların normal işleyişinin bozulması, hücre zarında uzamış depolarizasyona neden olur. Gerçekleşen bu değişiklik, balı tüketen kişide oldukça gürültülü görünür etkiler oluşturabilir.
Deli bal zehirlenmesinin en karakteristik bulguları; kalp hızının yavaşlaması, yani bradikardi ile kan basıncının düşmesi, yani hipotansiyondur. Bunlara baş dönmesi, göz kararması, halsizlik, bulantı, kusma ve terleme eşlik edebilir.
Deli balın ne kadarı zehirler?
Bu soruya bir kaşık ya da iki kaşık şeklinde kesin bir cevap vermek mümkün değildir. Çünkü her deli bal örneğinin içerdiği grayanotoksin miktarı aynı değildir. Balın üretildiği bölge, petekte diğer bölge ballarının bulunması, çevredeki Rhododendron türleri ve yoğunluğu, çiçeklenme dönemi ve arının yararlandığı diğer bitkiler baldaki toksin yoğunluğunu etkiler.
Bu nedenle bir kişinin daha önce belirli miktarda deli bal tüketip herhangi bir sorun yaşamamış olması, başka bir zamanda aynı miktarın güvenli olacağını göstermez. Geleneksel kullanımdaki bir çay kaşığı veya bir tatlı kaşığı gibi ifadelerin bilimsel açıdan temel sorunu da budur. Bir çay kaşığı yoğun toksin içeren bir bal şiddetli zehirlenmeye neden olabilirken. Birkaç tatlı kaşığı baldan zehirlenme çok hafif veya hiç olmayabilir. Kaşık bir tüketim ölçüsüdür; toksikolojik doz değildir. Dolayısı ile baldaki zehir miktarını ölçmez.
Şifa arayışı ve bilimsel kanıtlar
İnsanların zehir ve şifa yönünü yüzyıllardır bildikleri bir balı neden tüketmeye devam ettikleri sorusu üzerinde düşünmemiz gerekir. Çünkü deli bal Doğu Karadeniz’de yalnızca bir gıda değildir. Aynı zamanda kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel besin kültürünün parçasıdır. Halk arasında hipertansiyon, çarpıntı, bazı gastrointestinal yakınmalar, öksürük, ağrı kesici gibi sağlık sorunları için tüketilebildiği gibi cinsel performansı artırdığı düşüncesiyle de kullanıldığı bilinmektedir. Burada geleneksel bilgi ile modern tıbbın kanıt anlayışı arasındaki sınır ortaya çıkar. Geleneksel kullanım değersiz değildir. İnsanlığın doğadaki biyolojik olarak aktif maddeleri keşfetmesinin önemli yollarından biri yüzyıllara yayılan gözlemler olmuştur. Bugün modern tıpta kullanılan birçok molekülün hikâyesinin arkasında bitkiler ve geleneksel kullanım bilgisi vardır. Ancak yüzyıllardır şifa amaçlı kullanılıyor ile etkinliği ve sağlık açısında güvenilirliği bilimsel olarak gösterildi aynı anlama gelmemektedir. Bir maddenin modern anlamda tedavi amaçlı olarak kullanılabilmesi için içeriğinin tanımlanması, doz-etki ilişkisinin ortaya konması, güvenli doz aralığının belirlenmesi ve etkinliğinin sadece laboratuvar ortamında değil; uygun klinik araştırmalarla da gösterilmesi gerekir.
Deli bal açısından sorun tam da burada belirginleşmektedir. Bal doğal bir karışımdır ve içindeki grayanotoksin konsantrasyonu standart değildir. Dolayısıyla tüketici çoğu zaman ne kadar aktif madde aldığını bilmeden biyolojik olarak etkili bir ürünü tüketmektedir. Bugünkü bilimsel kanıtlar deli balın herhangi bir hastalığın standart tedavisi olarak kullanılmasını destekleyecek düzeyde değildir. Buna karşılık deli bal tüketiminin bradikardi ve hipotansiyon başta olmak üzere klinik zehirlenmeye yol açabileceğine ilişkin klinik kanıtlar oldukça nettir.
Acil servislerde tanıya götüren en değerli bilgi de bir testten değil, basit bir sorudan gelir: Son saatlerde bal yediniz mi? Özellikle Karadeniz’de üretilmiş olan balı tüketen ve ardından baş dönmesi, hipotansiyon ve bradikardi gelişen bir hastada bu soru tanıyı hızlandırır. Hastaların önemli bölümü uygun izlem ve destek tedavisiyle iyileşmektedir. Ancak yaşlılarda, kalp hastalığı bulunanlarda veya kalp hızı ve kan basıncını etkileyen ilaç kullananlarda tablo daha karmaşık ve riskli hâle gelebilir.
Zehir mi, şifa mı?
Deli balı yalnızca “zehirli bal” olarak tanımlamak kolaydır. Onu mucizevi bir doğal ilaç olarak sunmak da kolaydır. Bilimsel açıdan zor fakat doğru olan, bu iki uç yaklaşımın arasındaki sınırı korumaktır.
Tıp tarihi bize zehir ile ilaç arasındaki çizginin bazen oldukça ince olduğunu göstermektedir. Doğada var olan ve güçlü biyolojik etki oluşturan moleküllerin bir bölümü zaman içerisinde modern ilaçların geliştirilmesine vesile olmuştur. Bu nedenle grayanotoksinlerin toksik etkisinin olması, onların bilimsel açıdan değersiz oldukları anlamına gelmez. Tam tersine, iyon kanalları üzerinde gösterdikleri güçlü etki bu molekülleri farmakolojik araştırmalar için çekici kılmaktadır. Fakat bir molekülün bazı tedavi alanlarında araştırılmaya değer olması ile o molekülü bilinmeyen miktarda içeren doğal bir ürünün tedavi amaçlı tüketilmesi aynı şey değildir. Farklı coğrafyalarda ve rakımlarda üretilen balların grayanotoksin düzeyleri nasıl değişiyor? Düşük dozlarda öne sürülen biyolojik etkilerin gerçek bir klinik karşılığı var mı? Grayanotoksin zehirlenmesini hızla gösterebilecek tanı yöntemi geliştirilebilirmi? bu moleküllerin farmakolojik özelliklerinden gelecekte yararlanmak mümkün olabilir mi? Bütün bunlar üzerinde çalışılması ve araştırılması gereken sorular.
Bir ormangülü çiçek açar. Arı çiçeğe konar. Nektar kovana taşınır. Bitkinin ürettiği molekül bala geçer. İnsan balı tüketikten birkaç saat sonra bu moleküller kalbin elektriksel işleyişini değiştirebilir.
Belki de Deli bal şifa mı? zehir mi? sorusuna tek kelimelik bir cevap aramamak gerekir. Daha doğru tanımlama şudur: Deli bal, geleneksel olarak şifa amacıyla da tüketilen, içerdiği grayanotoksinler nedeniyle gerçek ve öngörülmesi güç bir zehirlenme riski taşıyan biyolojik olarak aktif bölgesel doğal bir besindir. Fakat bu besini tüketirken şunu unutmamamız gerekir: Doğal olan her şey zararsız değildir; biyolojik olarak etkili olan her şey de şifa vermez. Yüzlerce yıldır bilinen bir gerçek vardır: Zehir ile ilacı ayıran sınır çoğu zaman dozdur. Deli balda ise sorunumuz dozun her bal kavanozunda aynı olmamasından kaynaklanır.
Prof. Dr. ABDÜLKADİR GÜNDÜZ
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kaynaklar
- Xenophon. Anabasis. Book IV, Chapter 8. Brownson CL, translator. Cambridge (MA): Harvard University Press; Loeb Classical Library.
- Maejima H, Kinoshita E, Seyama I, Yamaoka K. Distinct sites regulating grayanotoxin binding and unbinding to D4S6 of Na(v)1.4 sodium channel as revealed by improved estimation of toxin sensitivity. J Biol Chem. 2003;278(11):9464–9471.
- Gunduz A, Turedi S, Uzun H, Topbas M. Mad honey poisoning. Am J Emerg Med. 2006;24(5):595–598.
- Gunduz A, Turedi S, Russell RM, Ayaz FA. Clinical review of grayanotoxin/mad honey poisoning past and present. Clin Toxicol (Phila). 2008;46(5):437–442.
- Jansen SA, Kleerekooper I, Hofman ZLM, Kappen IFPM, Stary-Weinzinger A, van der Heyden MAG. Grayanotoxin poisoning: “mad honey disease” and beyond. Cardiovasc Toxicol. 2012;12(3):208–215.
Akademik Fikir Akademik Fikir – Yazılar